Seçilmiş adam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Seçilmiş adam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ocak 2012 Perşembe

Sow "Goygoyu" Başlasın!



Futbolcu hakkında bilgim yok abicim. Çoğunuz gibi 2-3 maçını izledim Sow'un. Zaten bu yazıda benim durumum da olup, "Sow başlasın" diye yazanlar için. Fransız ligi üstadı, Lille taraftarı ve Sow uzmanı durumundaysanız, okumanıza gerek yok.

Arada bende tabi ki Sow'un 2-3 maçını izledim, ama "hohoho(Kaan Kural gülüşü) sow başlasın" diyecek kadar bilgi sahibi değilim. Tıpkısının aynısını Güiza transferinde yaşadık çünkü.

Üniversitenin karşısındaki dandik cafede oturuyorduk Kayhan Bayrak ile. Sanırım yaz okuluna kalmıştık veya okul yaz tatiline girmek üzereydi. İspanya'da lig bitmiş, Ntvspor gol kralı olan "Güiza'nın" gollerini gösteriyordu. Çok iyi bir Fenerbahçe'li olan Kayhan'da, bende "oha ne kadar iyi topçuymuş, keşke gelse Fener'e" dedik. Sanırım Aziz Yıldırım'da aynı şeyi izlemiş olacak ki, tuttu getirdi Aragones ile birlikte. Bayram ettik ulan Güiza geliyor diye!

Sonra ne oldu? Anladık ki görünen köy kılavuz istiyormuş abi. Ulan Ntvspor bandında leblebi gibi gol atan adam, Fener'e geldi burnunun ucundaki kaleye topu atamadı.

Çoğunuz bu Sow isimli elemanın gollerini falan Youtube üzerinden izlediniz. Arkadaş o videoları hazırlayan adamlarda o kadar allayıp pullayıp gösteriyorlar ki en basit vuruşları sanırsın adam Rooney.
O yüzden heyecan yapmayın izlemediyseniz. Ben şahsen temkinliyim bu konuda. Kumaşı iyi bir topçu ama, sütten ağzım yandı benim abicim. Tevez falan tarzı bir yıldız gelmediği müddetçe kutlama yapmam.

Ha dersen, "Ulan Semih'in son hali ve Bienvenu'nün durumu sonrası Cenk İşler gelse takıma bayram ederim" o konuda haklısın işte. Hak veririm sana.

9 Ocak 2012 Pazartesi

Aşk Üzerine



Bu akşam sana verdiğim sözü tutmadım evet. Açıkça söylemek gerekirse bunu neden sana bu şekilde söylediğimi bilmiyorum. Sanırım bu yazıyı okuyacağından emin değilim. Niyetimde zaten sana söylemek değil bu akşam alkol aldığımı. Özür dilerim senden. Pek özür dilemesem de çevremdeki insanlardan, neden bilmiyorum senden özür dileme ihtiyacı hissediyorum içten içe.

Bu gece neden aşk üzerine yazmak istediğimi biliyorum ama. Aslında çoğu zaman yazı yazmaya başlarken neden yazdığımı bile bilmeden yazıyorum. Bu yüzden sonradan pek çok düzeltme yapmak zorunda kalıyorum yazılarımda. Ama bu gece farklı, bu gece neden bu yazıyı yazmak istediğimi çok net biliyorum. Tabi ki son dönemde ısınmaktan dolayı kendi kendine kapanan bilgisayarım yazı yazmama izin verirse. Her ne kadar yazmak istesem de, eğer bilgisayar ben yazımı tamamlamadan kapanırsa yazmayacağımı da biliyorum.

Sanırım saat 4 yada 5 civarıydı. Bundan 10 sene önce, aşık olduğum kızın bir arkadaşını artık kardeşim diye nitelendirebileceğim bir arkadaşımla tanıştırmam ile başladı hikaye. 2 sene önce dünya evine girdiler. Küçüklüğümden beri merak ederdim aslında "ne demek bu dünya evi" diye ama bugün sanırım bunu anladım. Küçüklüğümden beri tanıdığım o adamın, bu akşam bana olan bakışlarından çözdüm "dünya evinin" ne demek olduğunu. Karısı evi terk etmiş, bir daha geri dönmeyeceğini söylüyordu. Sevdiğin insanın bir daha geri gelmeyecek olmasını sanırım benden daha iyi kimse bilemezdi o'na göre. Bu yüzden ve sanırım sırlarını açabileceği tek ve en yakın insan ben olduğumdan ilk önce beni aramıştı, karısı ile kavga ettikten sonra. Fenerbahçe'nin maçından sonra görüşmek üzere sözleştik. Yine bilgisayarım izin verirse yazacağım maç yazısında da belirteceğim gibi, ilk yarı bittikten hemen sonra çıktım evden. Yanına gittim. Bakışlarında bir hiddet görüyordum, biraz zaman sonra aşk, daha sonra acıma, sonra tekrar öfke. Bu hisler bana yabancı değildi. Bundan 2 sene önce ne zaman alkol alıp dertleşmeye başlasak, alkolün etkisiyle 8 sene önceye dönüyor, aynı hisleri tekrar tekrar yaşıyordum. Evet çok bilindik hislerdi bunlar benim için. Tam olarak bu kardeşim dediğim adamın ne hissettiğini anlayabiliyordum.

Uzun uzun konuştuk. Bu adamların önünde aşkı çok uzun bir süre önce bulup kaybettiğimden ve çektiğim acıları çok yakından bildiği için ağzımdan her çıkan lafı not edercesine bakıyordu bana. Bir altın değerindeydi bu sözler o'nun için. Çünkü sevdiğini kaybetmek üzereydi ve bir kurtuluş yolu arıyordu benim gibi olmamak için. Evet bunu bana o söylemedi ama içten içe bundan korktuğunu hissediyordum. Benim gibi olmak o'nun için korkunç bir şey olsa gerek. Bunun için o'nu yargıladığım da söylenemez. Pek çok gece bende kendime lanet okurdum eskiden.

Ben anlattıkça o daha fazla şey soruyordu. Mesela ilgi dozunu ayarlayamadığından bahsederken "sevgini söylemekle, bunu hissettirmek çok farklı şeyler" dediğim zaman, "nasıl yani?" diye sordu vakit geçirmeden. Aşık olduğum kızdan ayrıldıktan sonra o kadar çok didiklemiştim ki ilişkimizi tek başıma, kendime bir yol haritası çizmiştim. Bana göre yersiz veya alkolün gazına gelerek söylenen bir "seni seviyorum" yerine, "kalın giyin, üşütürsün" demek daha çok belli ediyordu sevgimi. Bakın saçma gelebilir bu söylediklerim size ama sevgilinizi önemsediğinizi göstermek "seni seviyorum" demekten daha yoğun bir şekilde anlatabilir sevginizi. Çünkü insan sevdiğini önemser, o'nu sakınır. Aslında bu arkadaşımın en büyük sorunu buydu. O kadar çok ilgi gösteriyor ve o kadar çok "seni seviyorum" diyordu ki, kelime anlamını yitirmiş, gösterdiği ilgi çok yapmacık duruyordu. Evet ben de farkındaydım karısını çok sevdiğini ama çok yavşakça bir hal almaya başlamıştı. Sanırım karısının en büyük derdi de buydu.

Bir diğer önemli konu ise çok yumuşak davranmasıydı bana göre. Neye taptığınızı yada neye inandığınızı bilemem ama bence Allah bizi yaratırken erkeği biraz daha baskın olarak yaratmıştı. Size göre evrim süreci bunun sebebi olabilir, ama hep aynı kapıya çıkarız bu konuda. Erkekler doğada kadınlara göre daha baskın yapıdadır. Feminist değilseniz demek istediğimi anlayacağınızdan eminim. Neyse, söylemek istediğim şey şu, bir erkek ve bir kadının ilişkilerinde belirli bir rolü vardır. Bu doğamızdan gelen birşey. Bunu değiştiremiyoruz ne yazık ki. Erkek daha baskın olduğundan kadını yönetmekle görevlidir sanki. Alınmayın vereceğim örnekten dolayı. Nasıl ki bir eşek arabayı çekerken semerleri biraz gevşettiğiniz de sizin istemediğiniz yollara giriyor veya çukurlara dalıyorsa, kadınları biraz rahat bıraktığınız an bundan huzursuz oluyorlar. Sayısız örnek verebilirim bu konu ile ilgili. Misal, kız arkadaşınız bir başka kız arkadaşı ile Taksim'e gidip eğlenmek istediğinde izin verdiğinizi düşünün. Olabilecek olan durumlar şunlardır;

a) Artık beni eskisi gibi sevmiyor, bundan dolayı beni umursamıyor. Baksana Taksim'e gitmemize bile izin verdi.
b) Demek ki diğer erkeklerin bana olacak olan ilgisinden çekinmiyor. Bu da beni kıskanmadığını, yani sevmediğini gösterir.
c) Peki biz gittiğimizde başımıza birşey gelse? O zaman biz ne yaparız? Baksana bizimle gelmeyi bile teklif etmedi!
d) Arkadaşları ile geceyi dışarıda geçireceği için izin verdi! Benim o'nu rahat bırakmamı istiyor!
e) Kesin başka bir kadın var!

Ve şunu unutmayın, bu saydığım maddelerin sonu hep "e" şıkkına, yani "kesin başka bir kadın var" a bağlanır. Savunma yapmanız bile artık olanaksızdır. Ne deseniz iş işten geçmiştir artık. Düğümü çözecek tek çare kalır geriye, o'da "özür dilerim" demektir. Bakın en masum düşüncelerimizle o'na izin versek bile, hep biz, erkek tarafı özür diler.

Peki, karşı çıktığınızı düşünelim. "Bende seninle gelirim", "bildiğimiz bir mekana gidin", "tanıdığın/bir arkadaşın mekanına gidin" dediniz. Hatta "hayır gidemezsin" dediniz. Uzattıkça uzatın bu bahaneleri. Yine karşınıza çıkacak tek cevap; "ama beni çok boğuyorsun" olacaktır. Yani işin iki ucu da boklu değnek.

Bundan sıyrılmanın, değneği ortadan tutmanın tek bir yolu vardır. Kız arkadaşınız veya karınızı arkadaşı ile birlikte mekana götürmek, mekanda bir bira içmek, görevlilerden birisine bu bayanın sizinle birlikte olduğunu ve yanına bir erkeğin yaklaşmasını istemediğinizi bildirmek. Hatta bu görevli ile konuştuktan sonra neden o'nunla konuştuğunuzu kız arkadaşınıza da anlatmalısınız. Daha sonra yanlarından kalkmak, belirli bir süreye kadar izin vermek bu işin püf noktaları. Mesela "saat en geç 2'de buradayım, o zamana kadar şu gördüğün görevli sizi izleyecek. Eğer sizi birileri rahatsız ederse hemen beni arayacak. İyi eğlenceler." demek, sizi çok büyük sıkıntılardan kurtarır. Evet, denenmiş ve etkisi onaylanmıştır. Hem istediği rahat ve güvenli ortamı yaratmış, hemde o'nunla ne kadar ilgili olduğunuzu o'na kanıtlamış olursunuz.

Arkadaşımın bir diğer sorunu da karısının kendisine çok fazla trip atmasıydı. Benden yine iyi bir tavsiye bekledi ama verebileceğim bir tavsiye yoktu. Kadın dediğin, ne kadar masum, ne kadar melek gibi bile olsa trip atardı çünkü. Bunun önünü kesmek mümkün değildi. Çünkü sıkıntılı olduklarında bunu size söylemez, sizin anlamanızı bekler kadınlar. O gün annesi ile kavga etmiştir ve bunu size açık açık söylemektense sizin o'nun annesiyle kavga ettiğini yada canının sıkkın olduğunu anlamanızı bekler kadınlar. İşte o anlamadığınız an, trip atmanın zamanı gelmiştir. Bundan kurtulmanın en etkili yolu ise "özür diliyorum" demektir. Sebepsiz yere. Öylesine. Hatta anlattıklarından birşey anlamamış bile olsanız, "özür dilerim" demeniz durumu kurtarır her zaman. Gerçi biz de kadınların bu dolaylı yoldan anlatımlarını anlamak, canlarının sıkıldığını kadınlar söylemeden anlamak isteriz ama, bu da bizim yaratılışımız. Biz trip atmayı yada dolaylı yoldan sıkıntılı olduğumuzu anlatmayı bilmediğimizden, kadınların bunu bu şekilde anlatmasını anlayamıyoruz.

Vakit ilerlemişti. Sanırım saat 1 falandı. İlk önce öfkeli gözlerle aradı karısını. İlk "alo" dan sonra gözleri şefkatle doldu, telefonu kapatırken ise mutlu. Karısına telefonda sesinin sert çıkmasına gayret ederek "hemen eşyalarını topluyorsun, az sonra gelip alacağım seni" demişti. Sonra telefonu kapattı ve bana 32 dişini birden göstererek "çok seviyorum abi o'nu ya" dedi. Az önce o sert ve emir verirmiş gibi kaşlarını çatmış adam, artık yavru kediye bakan bir kadının bakışlarıyla bakıyordu, merhamet ve aşk.

Sonra atladık arabaya, yolda bir iki çevirmeye takıldık hatta. Fakat benim askere gideceğim tarihin yaklaşması ve arkadaşın alkolün ve karısı ile barışmanın verdiği mutluluk ile "sizi seviyoruz" demesi sayesinde hiç alkolmetreye üflemeden geçtik bu çevirmelerden. Sanırım bu çevirmelerin hiçbiri trafik denetlemesi değildi. Pek de umursadığım söylenemezdi gerçi. Evin önüne geldik ve arkadaşımın karısının, benimde yakın arkadaşım olan kişinin gelmesini bekledik. Yüzü gülüyordu. Hatta sanki ilk defa tanışacaklarmış gibi elleri titriyordu. Dikkatli bakınca kulaklarının kıpkırmızı olduğu da belli oluyordu. Fakat karısı kapıdan görününce içinde ki mutluluk parıltılarını silmek istercesine ovuşturdu gözlerini. Karısının valizi bagaja koymasına yardım etti, sonra kapısını açtı. Sanki tekrar geri dönmesini engellemek istercesine bu söylediklerimi hep arkasına geçerek yaptı. Sanki karısı koşsa geriye doğru, o'nu tutup, bir daha asla bırakmayacaktı. Araba ile çiftimizin evine doğru yola çıktık. Kızın pek konuşası yoktu. Yüzünde yorgun ve sıkkın bir ifade vardı. Hikayeyi birde o'nun cephesinden ondan dinleyeceğimi biliyorum ama, bu geceyi birlikte geçireceklerini bilmek içimi rahatlatıyor. Arkadaşım eve doğru dönerken, sanırım "seni seviyorum" demek yerine, "aç mısın aşkım?" diye sordu. Yine bunu sert bir tonla söylemek istedi ama sesinden mutluluk çok net hissediliyordu. Hatta sesi titremiş ve kendisini çok sıktığını belli etmek istercesine neredeyse bağıran bir adamın ki gibi çıkmıştı. Aldığı cevap basitti; "hayır".

İkisi arabadan indi ve bana el sallayarak apartmanın kapısını açtılar. Bende tek başıma evimin yoluna koyuldum. Dönerken aklıma eskiden aşık olduğum kız geldi. Sözlükte takip edenler bilir, bir gece daha böyle olmuştu. Yine alkollü bir şekilde eve dönerken aklıma o gelmiş, iki bira daha alıp o'nunla ayrıldığımız telefon kulübesinin oraya gitmiştim. Biralar bittikten sonra telefon kulübesinin oraya da işemiştim. Bundan gurur duyduğum söylenemez tabi ki. Fakat bu sefer farklı birşey vardı. Artık o'na aşık olmadığımdan emindim. Sadece melankoli idi sanırım bana tekrar aynı şeyleri hissettiren, belki de arkadaşlarımın durumu. Yine aynı yere gittiğimde telefon kulübesinin arkasında ki parkın yıkılmış olduğunu gördüm. Ben aynıydım, elimdeki biranın markası ve kutusu aynıydı. Hatta telefon kulübesi bile aynı yerinde duruyordu. Fakat duygularım ve park değişmişti. Sanıyorum tekrar işedim mi diye merak ediyorsunuzdur. Hayır, bu sefer biralarımı bile içmedim orada. Dönerken yıllardır canım ne zaman çekse gidip kokoreç aldığım yere gittim. Biraz muhabbet ettikten sonra eve geldim. İçeriye girmem ile yoğun bir kokoreç kokusunun evi kaplaması bir oldu. Tıpkı çocukluğumda babam arkadaşları ile buluşup eve geldiği akşamlarda, uykumdan sarımsak kokusu ile uyandığımda ki gibi. Belki de bu yüzden nefret ediyorum işkembeden. Çünkü o dönemlerde pek sık görmezdim babamı. Sabah çok erken gider, akşam çok geç gelirdi. Hatta 1 hafta falan hiç görmediğim olurdu babamı aynı evde yaşamamıza rağmen. Aslında birilerinin kokuyu alıp uyandığından eminim ama kimse gelmedi "nerede kaldın sen" demek için. Bir saat oldu bu yazıyı yazmaya başlayalı. 2-3 haftadır odamda sigara içmediğim için, bu gece bira-kokoreç ve sigara kokusu birleşti. Sanki Kadıköy'de menüsünde kokoreç de bulunan bir birahanede gibi hissediyorum bu koku yüzünden. Tuhaf ama tanıdık bir koku.

Peki neden Marilyn Monroe'nun resmi var bu yazının başında? Neden kalpler çiçekler falan yok? Aslında tam nedenini bilmiyorum bunun. Gerçi kendime bile sormadım bu soruyu. Sanırım dünya üzerinde erkeklerin kendisine en çok aşık olduğu kadın o olduğu için. Belki de ilişkilerimde hiçbir zaman kalp çizen taraf ben olmadığım için.

Evet, bana göre bu şekilde ayrılıyor ilişkiler. Bir kalp çizip bunu sevdiğine veren, bir de çizmeyen taraf.

Şuan "Betty puf puf" isimli sözlük yazarının, sourberry'de yaptığı programa konuk olduğumda bana n"aslında senden çok ümitliydim, bildiğin düz bir adam çıktın sen" demesinin nedeni bu. O kadar çok üzüldüm ki bir kere kalp çizdiğim için, artık çizgilerimi hep düz çiziyorum sanırım. Kısacası aşk bir kere bulunan, kaybetmemek için savaşılan, kaybettikten sonra ise asla bulunamayan birşey. Bugün bunu tekrar anladım.

21 Aralık 2011 Çarşamba

Hans Jochem Bakker



Alman ressam bir abimiz bu Hans Jochem Bakker. Kendisi 1948 doğumlu. Genellikle yaptığı kadın resimleriyle tanınıyor. Çalışmalarından bazıları şöyle;









Devamı ve daha fazlası için; http://www.hansjochem.com/

7 Ekim 2011 Cuma

Bize Yine Hüsran



Bu futbol için mi biz bu kadar para veriyoruz bu adama? Hayır yani madem öyle, verelim aynı parayı Fatih hocaya. Ama yok içimizden biri bu kadar para kazanırsa olmaz. Lan arkadaş, anlayamıyorum! Yani Sabri neden orta saha oynar anlayamıyorum. Kafam basmıyor arkadaş. Savunma için alıyorsun iyi güzel de hoca, adam pas yapamıyor. Bu işin sadece savunma tarafı yok ki. Anladık, 1 puan için çıkmışsın, karizma adamsın ama bilmiyorsun. Bu takım ne zaman 1 puan için çıksa sahaya ya dörtlük oluyor ya beşlik. Bir ayarımız yok bizim. Senin Turkish stayla dediğin olay, bizim için ya herro ya merro demek. Abicim alacaksın Mehmet Topuz'u orta sahaya hem pas yapacak hem koşacak adam. Forvete koyacaksın Cenk Tosun'u, hem çalım atacak hem gol. Atletico öyle bir yaramış ki Arda'ya, benim izlediğim en iyi topçuydu bu gece bizim adımıza. Tamam biraz bencil oynadı ama, açık konuşalım Sabri'ye pas atmasındansa, kendi kaptırması daha iyi oldu bizim adımıza. Biraz daha yardımlaşarak oynasa, eyvallah, tam kıvamında bir yıldız olacak Arda. 35 olmuş bir Aurelio, top yapamayan bir Sabri bunların arasında kalmış, oyun kurma görevi üstlenmiş bir Selçuk İnan. Ona da yazık abi. Hayır biraz top bizde kalsaydı maç boyunca, attığımız gol gibi 1-2 tane daha atabilirdik. Biraz top kaldığında ayağımızda, girdik abi pozisyona. Lan şimdi ağzımı bozacağım olmayacak.

Hakan Balta. Tamam güzel abicim, attın golünü. Ulan bir insan bir maç boyunca 2 defa mı çıkar atağa? Al abi riski, ne olacak? Rıdvan'ın kulaklığı çıkarıp gitmesi gibi olacak ama, gerisini sonra yazarım yoksa ağzımdan kötü şeyler çıkacak..

2 Ekim 2011 Pazar

Kan Beyne Nasıl Sıçrar?



Az önce Göksel Çoğalan'ın twitter hesabında doğalgaz ve elektrikten sonra yine, yeni ve yeniden dizele zam yapıldığını öğrendim. Bu ne lan? Çizgimden çıkartacaksınız beni yine. Arkadaş sanırım dünya adlı yuvarlak gezegen içinde yaşayan en kafasız toplum biz olabiliriz. Arkamızdan biri dürtüyor afedersin, bizim halk alkışlıyor adamı. Onlarda kabile toplantılarında birbirlerine bakıp "çok mu çok oluyoruz?" diye kahkaha ile gülüyordur. Bu mu lan iyi yönetim? Ya lan var ya bir şey diyeceğim ama...

Dış ilişkilerde süpermişiz. Ulan dallama, bütün komşularımızla savaşa gireceğiz neredeyse, banane Mısır halkı çok seviyorsa adamı? Libya'dan banane. Doğalgazın rezervi Azerbaycan'da, adamlarla aramızı düzeltmiyor, gidip Mısır falan geziyor adam. Sonra dönüyor ülkeye ona zam, buna zam, şuna zam. Oldu ebenin sol yanağı. Sonunda rahmetli Kemal Sunal'ın KDV Şaban filmindeki karakteri gibi olacağım hea. Aha bak şöyle;

NBA Ne Oluyor? Oran Buran Oynuyor!



Lokavt kararı 1 Temmuz günü alındı ve bu tarihten sonra iki sevmediğim kişilik Stern ve Fisher 2-3 defa buluştu ama aralarında ki sorunları bir türlü çözemedi. Sorun ne peki? Oyuncular gelirlerinden %7 oranında bir kayıp yaşayacak yeni sözleşme bu şekilde olursa. Oyuncular bunu istemiyor tabi ki. Eskiden bunların pek problem olmaması da oyuncuların bu kadar ön planda olmamasıydı. Şimdi misal LeBron'u ele alalım. Gerçi ele alınacak bir adam değil, yani ele sığmaz. Öhm neyse, LeBron zaten yılda Miami'den aldığı paranın daha fazlasını oynadığı reklam ve show programlarından fazlasıyla çıkartıyor. Mesela ben çok merak ediyorum "The Decision" isimli zırvadan ne kadar aldığını. Çoğu süperstar bu şekilde zaten. Yani Ray Allen falan gibi isimlerde bu şekilde daha fazla para kazanıyor. Show olayı olmasa da, onlarında reklamlarda oynaması falan gelirlerini katlıyor. Abromovic gibi isimler spor dünyasına girdikçe bunlar olmaya devam edecek.

Futboldan bir örnek verelim. Cümle cihan bildiği için Fenerbahçe'li olduğumu, örneği de kendi takımımdan vereyim bari. Şimdi Selçuk Şahin çok değerli bir futbolcu değil. Yedek statüsünde, normal bir rol oyuncusu. Bu oyuncunun alacağı maaş benim gözümde en fazla, yıllık 500-600 bin Türk Lirası. Sen kalkıp bu adama 1 milyon euro falan verirsen, Alex gibi takımın yıldızı da ben neden 2 milyona oynuyorum o zaman der. Bu sefer Alex'i elden kaçırmamak için ona 2,5 milyon verirsin. Bu şekilde devam eden süreç sonunda artık gelecek oyuncular bile kapıyı 1 milyon eurodan açmaya başlar. Bu sezon gördük bunun çok örneğini. Bir müddet sonra oyunculara ödeyeceğin maaş bütçenin üzerine çıkar, masraflar falan eklendikçe zarara girersin.

NBA'de ki lokavt olayının sebebi de temelde bu. Yani oyunculara artık über paralar verildiğinden, takımların bütçeleri zarar ediyor. NBA lig olarak kazandığı paranın %57'lik bir kısmını da oyunculara dağıtıyor. Yani kulüpler doğal olarak zarar ediyor. Oyuncular ise hayatlarından memnun. Nasıl olmasınlar lan? Öhm pardon. Takımlar hem salary cap, hemde bu NBA gelirlerinin düşürülmesini istiyorlar. Oyuncular istemediği için lokavt denen olay gerçekleşiyor.

Şimdi önümüzde iki senaryo kaldı. Birincisi NBA yönetimi ve takımları bu sezonu komple iptal edecek ve yeni sezon için çok çok büyük bir koz alacaklar ellerine. İkincisi oyuncular maaş takvimi başlayana kadar direnecek, ya takımlar yada oyuncular şartları kabul edecekler. İkinci ihtimal daha kuvvetli. Çünkü bu sezonun iptali demek hiçbir oyuncunun takımından parasını alamaması demek. Avrupa bir çözüm yolu gibi dursa da, çoğu oyuncu bunu tercih etmeyecektir. Çünkü Avrupa'da geçirecekleri bir sakatlık kontratlarında büyük sorunlar yaratacak. Alacakları garanti paralar falan hepsi uçup gidecek.

Bence ilk seçenek olsun. Çünkü takımlar arasında ki uçurum git gide büyüyor. Tamam Salary Cap olayı biraz dengede tutuyor ama el atından ve lüks vergisi ödeyerek yapılan harcamalar komple mahvetti ligi. Miami yakında Howard'ı falanda kadrosuna ekleyecek. En azından şu Salary cap olayına biraz denge getirebilirler bu sezonun iptali sonrası.

Türk Kahvesi



Yok arkadaş bir kafein bağımlısı olarak Türk kahvesinin yerine bir başka kahveyi koyamıyorum. Bir Türk kahvesi, birde şu 3'ü 1 arada muhabbeti. Gerçi onu da ekstra kremalı olanı ve sade olanı dışında içemiyorum. Neyse, Amerikalıların bir olayı var hani "sabahları kahvemi içmeden benimle konuşma" durumu, hah bende o çay içmeden benimle konuşma gibi bir şey oluyor. Bir önceki gece aşırı alkol alma durumu olmadıysa, çay içmediğim sabahlar etrafta Saruman gibi dolanıyorum çay içene kadar. Malum önümüzde askerlik var, vatan borcu falan. Zaten "kan alırlar Kamil, kan!" repliği askerlik konusu her açıldığında kafamda yankılanıyor, birde bu çay durumunu düşündükçe "sıçtım mavisini" görür gibi oluyorum. Bok varmış gibi birde bu sabahları Türk kahvesi içmeye başladım. Ulan yağuşuklu abilerim, güzel ablalarım inanılmaz bir keyifmiş. Şimdi kalkıyorum gece 4-5 gibi (evet uyku durumlarını ayarlamaya çalışıyorum tekrardan) uyanıyorum, sonra işte World of Warcraft'ta ki günlük görevleri yapıyorum, saat oluyor 6.30 falan, ablamı kaldırmadan önce bir Türk kahvesi yapıyorum kendime. 2 hafta falan oldu bu olay başlayalı. Bırakamıyorum birde. Bugün içmeyeyim dedim, ulan arkadaş bakı hakkında yazı bile yazmama sebep oldu. Birde üzerinize afiyet olsun, bol köpüklü yapıyorum mereti. Tarif isteyenler için geliyor; 2,5 çay kaşığı Türk kahvesi, 1 çay kaşığı toz şeker, 1 fincan içme suyu. Sonra karıştır bunu iyice, sonra koy kısık ateşe 3-4 dakika sonra kaynayınca al, fincana dök. Bütün olay bu lan. O kadar kolay ki, benim gibi üşengeç bir adam bile yapabiliyor. Hayır buna bile üşendiğim için var artık 3'ü 1 aradalar. Dur lan gidip yapayım ben olmayacak böyle..

25 Eylül 2011 Pazar

Basri Ağabey



Bundan yaklaşık 12-13 sene önce tanıdım Basri ağabeyi. Şahsen tanışmak mümkün olmasa da, Bener hocanın anlattıkları ile kafamda bir kahraman olmuştu. Sanırım vefat ettiği yıldı, o zamanlar çamur deryası olan Fenerbahçe Fikirtepe Tesislerinde soyunma odasın da resmi vardı Basri Ağabeyin. Bilmiyorum kim akıl etmişti. Belkide ölümünün ertesinde asılmıştı bu resmi. Ama benim yaş grubum için inanılmaz bir olaydı. Kafası sargılı, kanlar içinde bir futbolcunun resmini görüyorduk her soyunma odasına girişimizde. İçimizden kimse tanımıyordu haliyle. Hepsi 10-12 yaş grubu arasında değişen, futbol oynama isteği ile yanıp tutuşan çocuklardık. Nereden tanıyabilirdik ki 1965 yılında futbol hayatına nokta koyan birini? Merak ediyorduk kim olduğunu tabi ki. Hani devlet dairelerinde eskiden bir resmin altına beyaz kağıdın üzerine yapıştırılmış isimler olurdu. Basri ağabey hakkında bildiğimiz tek şeyde, resmi üzerine yapıştırılmış bu kağıttan öğrendiğimiz "Mehmetçik" lakabı ve adıydı.
Sonra bir arkadaş o sıralarda bizim yaş grubumuzu çalıştıran Bener hocaya sormuştu, kim olduğunu. İlk kez ondan dinledik Basri Dirimlili'yi. Tekmeye kafa sokuşunu, gözünün ne kadar kara olduğunu ilk o gün duyduk. Sonraları yaşı büyük amcalarımızdan.

Basri Dirimlili 1929 Bulgaristan Silistre doğumludur. O dönemlerde Bulgaristan'dan ailesi ile Eskişehir'e taşınmak zorunda kalmışlar. Futbola da ilk olarak bu ilde Eskişehir Demirspor forması altında başlamış.Fenerbahçe'ye ise 1951 yılında transfer olmuş. Daha sonrada alın teri ve kanıyla Fenerbahçe tarihine adını altın harflerle yazdırmayı başarmış. Evet gerçekten kanıyla yazdırmış. Çünkü şimdilerde çok sık kullanılan "tekmeye kafa sokma" deyimini, gerçekten yaparmış Basri Ağabey. Mehmetçik lakabını da bir maçta çenesi kırıldığı için almış. Namık Kemal'in "Vatan Yahut Silistre" isimli eserinde anlattığı askerler gibi savunurmuş kaleyi. Sakatlanmak falan pek umursadığı şeyler değilmiş. Sakatlansa dahi yerde şimdiki futbolcular gibi iki parende, bir takla atmaz, devam edermiş oynamaya. Çenesinin kırıldığı maçta dahi çıkıp devam etmiş oyuna. Onu canlı izleyenlerin anlattıklarına göre, onun görev yaptığı kanatta, sahaya yakın olanlar sürekli kemik sesleri duyarlarmış. Ruhu şad olsun, korkmazmış yani darbe almaktan. Öyle çok teknik bir oyuncu değilmiş ama son dakikaya kadar savaşırmış.

Şimdi gerçekten yok böyle futbolcular. Bir Lugano'muz vardı, onu da gönderdiler zorla. Topa ayak sokmaya bile çekinen orta sahalarla ve ne yaptığını bilmeden sahaya çıkan bir Bilica ile başlıyoruz maçlara. Merak ediyorum var mıdır acaba şu resmi Fenerbahçe soyunma odasında? Hani Gökay gibi genç oyuncularımız da görmüş müdür bu resmi?

Gelelim bu resme bakarak idmanlara çıkan bizlere. Hiçbirimiz futbolcu olamadık. O dönemden bir tek Mithat sanırım bir yerlerde top oynuyor. Sebebi ise Okocha. O attığı çalımlarla o dönemlerde bir tek onu örnek alıyorduk. Aklımızda ki tek şey kırmızı krampon almaktı. Bazen aklımıza Basri Ağabey geliyordu demek ki, o kadroda ki 4-5 kişinin bacakları veya ayakları kırıldı. Ama şunu öğrenmiştik hepimiz. Fenerbahçe ruhu denen şey Basri Ağabey gibi isimlerdi. Şimdi her Bilica'nın çubuklu formayı giydiğini gördüğümde korkunç bir hüzün kaplıyor içimi.

Allah rahmet eylesin Basri Dirimlili'ye. Umarım kızmıyordur ebedi uykusunda biz Fenerbahçe'lilere. İnşallah demiyordur "Benim giydiğim formayı, bunların giymesine nasıl izin veriyorsunuz!" diye.

26 Ağustos 2011 Cuma

Ne Güzel Bir Abimizden Sen Lugano...



İlk geldiği gün ki röportajını hatırlıyorum daha dün gibi. O gün anlamıştım nasıl bir adam olduğunu. "Rakip oyuncular lütfen benden forma istemesin" diyordu bu sarı savaşçı. "Neden?" diye sorulduğunda, "formam benim için kutsaldır, bu yüzden onu kimseye veremem" demişti. "Kimmiş la bu?" şeklinde ekrana bakarken, Lugano'nun hakeme itirazı sırasında açtığı gibi açmışım gözleri bu lafı duyunca. Sonrası işte bilinen hikaye. Servet Çetin'in Shevchenko'yu tutmaya çalıştığı o günlerden, Drogba'ya nefes aldırmayan savunma oyuncusu izletti adam bizlere. Gidip golde attı, savunmada rakibine tekmede. Tam Fenerbahçe taraftarının istediği oyuncuydu. Saha dışında tam bir beyefendi, saha içinde birisi "release the kraken" deyip Lugano'yu salmış gibi savaşan bir adam.

Transfer duyumlarını en doğru şekilde bildiren borsaya düşmüş gideceğin. Git bakalım, yolun açık olsun. Bize bir sebep daha çıkardın, ülke dışından bir takım tutmak için. Karşılıklı rakı içip, lakerda yerken dertleşmek kısmet olmasa da, güzel bir abimizden sen Lugano. Yolun açık olsun...

Sümko'lu Fener'liler söylüyor; Lugano Moreno ve Onun Kafa Golleri

25 Ağustos 2011 Perşembe

Yazmayacağım Dedim Ama;






Bak güzel kardeşim, bende bilirim yaşadıklarını. Ondan sana kızmıyorum işte, kızamıyorum anlasana. Senin o en şaşalı günlerinde haset ile bakıyorduk sana ve takımına. Işıklı ayakkabısı olmayan çocuğun, olanın ayaklarına baktığı gibi bakıyorduk o kupaya. Ondan öncesi de var tabi. 4 sene şampiyonluk falan. Bundan dolayı anlıyorum şuanda içindeki nefreti. Oldu elbet benim içerimde de böyle bir dönem. Ama salya akıtarak saldırmadım sağa sola. Olmalı tabi ki böyle dönemler güzel kardeşim. Daha öncede yaşandı elbet, bundan sonrada yaşanacak. Ah benim kadim dostum, anlayacaksın. Göreceksin Hanya ve Konya'yı. Yeni ve ateşli, ama daha taraftarını susturamayan, hatta onlardan aldığı gaz ile açıklama yapan başkanınla sana mutluluklar. Ama diyorum ya Hanya ve Konya farklı yerler.

"Ama sen şimdi kırdın!" hep yankılanır bu söz kulaklarımda. "Senin yaptığın daha yeni" temalı bu cümle, hep kendi kusurunu saklamak amaçlı söylenmez mi? Şimdi güzel dostum, senin yaptığın aynı şey değil mi? "Vahiy geldi, 8,45'de şampiyonuz" (tövbe) diyen adamları alkışladığın günlerin temiz olduğuna inancın tam hemi? Bu işte senin kafa yapın güzel kardeşim. Sen hep olayın dışarısında kaldığında açmadın mı ağzını? Sana dokunan yokken konuşmadın mı en yüksek sesinle?

Neye inandın biliyor musun? Polisin bir adamın ifadesini almaya, evine gitmesine. Bununla kandırdılar seni. Ama dur hele topraaaam, pandora'nın kutusu henüz açık arttırmada. Elbet birileri istenen fiyatı verir de açar kutuyu. O zaman "bik bik bik sakldjasdkjas" falan yapasın bol bol.

Tanımazsınız bu yazının müsebbibi olan kişiyi. Bende tanımam. Ama inanabiliyor musunuz, var böyle adamlar! İçimizde yaşıyorlar üstelik biliyor musun? Şok!

24 Ağustos 2011 Çarşamba

Muddy Waters Hakkında;



Bir film izlersin, oradaki bir karakter çok etkiler hani seni. Mesela birini Iron Man etkiler, gider kendine kartondan Iron Man kostümü falan yapar, diğeri Örümcek Adam olur dağa taşa tırmanır falan. Bende ekşi sözlükten bir arkadaşımın tavsiyesi ile izlediğim "Cadillac Records" isimli filmden acayip etkilenmiş olsam gerek, bu adamın şarkılarını çok seviyorum güzel ablalarım, yağuşuklu abilerim. Bak şimdi adam ne diyor "Forty Days Forty Nights" isimli şarkısında;

Forty days and forty nights
since my baby left this town
sunshinin' all day long
but the rain keep comin' down


Daha da çok şey söylüyor şarkılarında. Adamın sesi alıp sizi kıvrandırıyor. Hem filmi izleyin, hemde bu abiyi dinleyin derim ben. Bütün olay bu işte. Bu yani, dinlemek.

"Futbola Küsmek"



Tanıdığım (ne tanıdığı bizzat kendim) fenerium poşeti ile dolaşmaktan korkar olmuş. Neden? Şike yapmakla suçlanmaktan korkuyormuş. Her Fenerium poşeti, şike delili sayılabilirmiş. Polisler suç üstü yapıp, poşetin içerisine bakıp delilleri bulmaktansa, "Fenerium Poşeti= Şike Parası" gibi bir denklem kurmuşlar kendi içlerinde.

Sırf bu yüzden küstüm lan bu futbola. Küstürdüler hacı abi. Ülkede düzgün olan bir şey olmadığı gibi, bir suç üstü bile yapılamıyor anasını satayım. Vay efendim neymiş, "polis bütün karışanları toplamak için böyle yapmışmış". Olur mu kardeş öyle? Sen eroin yüklenmiş tırı tespit edersin, teslimat noktasında resimleri çekersin, para ve eroin değiştirilirken adamlara kelepçeyi vurursun. Torbacıları da yakalamak için, malın sokağa düşmesini mi beklersin? "Bakalım başka hangi takımlar şike bik bik" diyorlar birde. Lan yapıyor işte bir takım, illa "10 maç şike yapsınlar, cezaları çoğalır Hahaha!" şeklinde mi yaklaşman lazım duruma? Nasıl bir operasyon lan bu? Tespit ettin bir maç, yakala evlat işte. Nedendir beklemen?

Şike yoksa da, varsa da umurumda değil artık. Zerre ilgimi çekmiyor hacı abi. Komedyenlerin sündürmek dediği bir durum var. Tutmuş bir espriyi sonuna kadar kullanırlar sahnede. Yeri gelirse aynı kelimeyi 2 defa üst üste kullanırlar hatta. Bunda amaç süreyi doldurmaktır. Misal Cem Yılmaz bu sündürme olayını yapmasa, gösterisi 2 saati bırak, 1 saat bile sürmez. Bu davada bu misal işte. Medyaya bir yem atılıyor, medya onu insanlara işliyor, sonra savcı "ah şekerim yok öyle bir şey" diye ortaya çıkıyor. Nasıl iş arkadaşım bu?

Dava kapanmak üzere, sen daha yeni yayın yasağı getiriyorsun. Adam elinde "classified" dediğin dosyaların fotokopileri ile geziyor, biri de demiyor ki aga bu nedir? Yahu biri izah etsin hele! Bir gazeteci nasıl alır bu gizli belgeleri? Lan birde canlı yayında çıkıp gösteriyor hergele. Savcılık normalde bunun suç olduğunu mu unuttu? Birader neyin peşindesiniz? Nasıl bir adalet sistemi lan bu? Biz 2 polisle kavga ettik diye kıytırık bir mevzudan 3 kere çıktık mahkemeye. Ortada milyarlarca dolarlık bir rant var, ülke bundan gelir sağlıyor falan, bütün bunları ilgilendiren bir davada ne hikmetse (!) bir yayın organının muhabiri elinde çok gizli dosyalar ile kanal kanal geziyor, kimsede bu adamı alıp sorgulamıyor "nereden buldun bunları?" diye. Bak hele sen! Bildiğin skandal abicim bu. Bu işe karışan savcı, hakim, polis falan varsa ağır ceza alması lazım normalde. Kimse bununla ilgilenmiyor ha! Varsa yoksa Aziz goygoyu işte.

Sonra diyorlar ki, sen fanatiksin. Güzel kardeşim, bunun fanatiklikle ne alakası var. Çok ağır küfürler ediyorum ben evde federasyona falan bizi düşürmedikleri için. Yeter ulan savcılık! Düşürün bizi, ne siz daha fazla uğraşın, ne biz daha fazla acı çekelim.

Haaa es geçmeden söyleyeyim güzel kardeşim; beni yaralayan Fenerbahçe'nin küme düşmesi falan değil. Beni yaralayan Basri Dirimlili'nin, Şehit Yüzbaşı Arif Bey'in, Lefter'in takımının adı şikeyle anılması. Daha sevmem ben bu oyunu. Bir babam, bir Fenerbahçe'nin altyapı hocalarından Barbaros, birde bu olayın mümessili kimse onlar küstürdü beni bu oyuna karşı. Daha da gelmem Davos'a.

Ama giderim Saraçoğlu'na. Nerede oynuyorsa Fenerbahçe, giderim arkadaş. Ben futbola küstüm, Fenerbahçe'ye değil. Gerekirse sahaya bakmam, o koridorlarda takılırım. Ama bırakmam takımımı yalnız. Tıkarım aga kulaklarımı diğer holiganlara. Şikeci desinler, o desinler, bu desinler, zerre umrum olmaz.

Not: Diyorum ya işte, böbreğini ve ciğerini organ mafyasına satsa, karşılığında 5 kuruş para alamayacak soysuzların Fenerbahçe ile dalga geçmesi üzüyor lan beni. Yani arkadaşlarım için demiyorum da, sözlükte olsun, twitter'da olsun var bu tipler.

Vira Bismillah


Çok afili cümleler kurarak başlamak istemiyorum ilk yazıma. Öyle kıssadan hisse tarzında anlatalım durumu. Abicim spor, sinema, yemek falan aklıma gelen ne varsa yazmayı planlıyorum. "Planlıyorum" dedim üzerine vurgu yaparak, dikkatini çekerim. Kafama eserse hiç yazmam lan. Keyfimin kahyası mısın? Şaka yapıyorum sevgili okur. Sözlük kalıplarının dışında saçmalamak istiyorum biraz. Spor ağırlıklı, hatta bundan böyle "Fenerbahçe" ağırlıklı bir blog olacak bu. Sinema olur, gece çıkılası yerler olur, "hangi bira daha güzel?" başlıklı bir yazı olur, artık o an ne yazmak istersem yani. Bir tanım içerisine oturtmak istemiyorum bazı şeyleri. Kah Lost isimli dizi hakkında, kah Dürüye'nin güğümleri hakkında yazacağım bir şeyler. Okuyun işte sizde.